Türkiye Kamu-Sen

TÜRKİYE'DE ÇALIŞMA HAYATININ BAŞLAMASI

    

 

 

     TÜRK ÇALIŞMA HAYATININ TOPLUMSAL VE HUKUKSAL
 
                             TEMELLERİ VE GELİŞİMİ                                         

                                             

    

        Türkiye'deki çalışma hayatı:Başlıca dört grup altında incelenebilir.    1)Anadolu'nun Türkleşme süreci ve Anadolu Selçuklu Devleti dönemi          2)Osmanlı Devletinin kurulmasından Tanzimat'ın ilanına kadarki  dönem

3)Tanzimat'ın ilanından Cumhuriyetin ilanına kadarki dönem

4)Cumhuriyetin ilanından sonraki dönem                                  

     ANADOLUNUN TÜRKLEŞME SÜRECİ VE ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ DÖNEMİNDEKİ TÜRK ÇALIŞMA HAYATI                                                    

       

    Gerek Anadolu'nun fethine kadarki Türk akınları sırasında gerekse, Malazgirt savaşından sonraki dönemde; Türk toplumun yaşayışında ve Anadolu iktisadi çalışma hayatında önemli değişikler olmuştur.Arap-Bizans mücadelesiyle nüfusu azalmış, iktisadi hayatı harap olmuş Anadolu topraklarına Türkler; yalnız kendi siyasi hakimiyetlerini değil aynı zamanda kendi toplum kitlelerini de beraberlerinde getirmişlerdir.Bu kitlelerde iktisadi hayat hayvancılığa ve yaylacılığa dayanmaktaydı.Yerleşik halk ise şehir ve köylerde hayatlarını zanaat ve ziraatla kazanmaktaydı.Bu topraklarda pek işe yaramayan yayla ve meralar Türklere müsait bir yerleşme yeri niteliği taşımaktaydı.Türkler Anadolu'ya girdikleri vakit sanılanın aksine iki bakımdan harap haldeki Anadolu şehirlerine faydalı olmuşlardır: Birincisi; zanaat sahiplerinin işledikleri mallara müşteri bulunmuş oluyor,ikinci olarak da göçebelik ve hayvancılıktan elde ettikleri ürünleri şehirlerde kolayca ve bol miktarda satıyorlardı.Çok süratle yerleşik hayata geçen Türkler göçebeliğe ait zirai faaliyetlerini yerli şartlara uydurmak suretiyle tarımsal üretimi devam ettirdiler.Yeni gelenler Hıristiyan halkın eski zanaatlarını işlemelerine engel olmamışlar,kendileri zanaat ve ticarete alışıncaya kadar daha çok, medrese ve tekkeler kurmuşlar,vakıflar oluşturmuşlardır.Daha sonraları ise Türkler köylere yerleşerek, hayvancılıktan yerleşik ziraata geçişte büyük kabiliyet göstermişler, çiftçilikte Hırıstiyanların yerini kolaylıkla almışlardır.Meydana gelen iktisadi canlılık, şark ile garp arasındaki kervan ticareti nedeniyle eskiye göre önem kazanan şehirlerde; nüfus artışı sağlayanlar Türkler olmuştur.Bunun sonucu olarak iktisadi yapıda Türklere göre şekillenmeye başlamıştır.Mesleklere göre mevcut kademelerin gözden geçirilmesi durumunda; iş hayatında işlenen eşyanın cinsine göre, mesleki sıkı kurallara tabi bir takım meslek kuruluşları ortaya çıkmıştır.Bu müesseseler;her zanaat kısmında çalışan insanları, birer "pir"in manevi- dini kutsiyetine inandırarak, onları zanaatın tarikatı içinde sadık ve mesleğin kurallarına candan  bağlı müritler haline getirmeyi amaç edinmişlerdi. Daha ziyade eşya işleticisi olan zanaat şubeleri hep birer esnaf loncasına sahiptiler.Her esnaf derneği kendi işlerini tekelinde tutuyordu.Kaç atölye veya dükkan varsa o kadar üstat mevcuttu. Diğer bütün çalışanlar işçi(çırak) durumundaydı.

   Her zanaat erbabının meslek derneği sayılan bu müesseselerin idare tarzı ise şöyleydi : Zanaatçıların içerisinde en dürüst ve hürmete değer olan,yaşça da büyük olan  üstat derneğin reisi olup kendisine "ahi" deniyordu.Tam bir tarikat şeyhine benzeyen esnaf reisinden başka, dernek mensupları arasındaki inzibatı temin etmek ve kendilerini tek bir kuvvet halinde tutmak için,esnaf şeyhinin bir nevi subaşı sı olan "server" adı verilen bir ikinci reis vardı.Her şehirdeki bütün zanaatların insanları aynı tarz teşkilata sahipti.Bu durumda bir şehirde bulunan çok sayıda "ihvan"(yani ahiler) ve "severan" (yani yiğitbaşılar) emirlerindeki teşkilatlı işçi kitleleri (fityan) sayesinde devirlerinin siyasi meselelerinde ve memleket idaresinde tesirli ve çok önemli söz sahibi olabiliyorlardı.13.asırda Türkiye'deki tarikatçılık hareketleri ile birlikte bu meslek grupları arasındaki düzende bozulmaya başlamıştır.Özellikle kökeni Batıniliğe dayanan Bektaşilik; Sünniliğe ve medrese skolastiğine karşı çıkmış,Türkmenlerle basit halk arasında tahriklere yol açmıştır.Özellikle Baba İshak isyanından sonra Bektaşilik şehirdeki işçiler arasında hızla yayılmaya başlamış, "fütüvvet"teşkilatına mensup genç, çoğunluklada bekar olan bu insanlar,Batıniliğin telkinleri altında "rindilik hayatına atılmışlardı. Bu hareket toplu hayat yaşayan "kapu" mensupları yani devletin ücretli askerleri arasında da gelişmeye başlamıştı. rindler için : "İçerisinde bulundukları kötü durumu her türlü zevk ve rahatlarına tercih ediyor gibi görünmek, bu yoksul hayatı, Allah yolunda,kendilerini takdir edenlerin yapacakları yardımla yaşayıp gitmek en çıkar yoldu"13.asırda Moğol boyunduruğu altında yaşanan bu yıllarda,büyük şehirlerde esnaf teşkilatı içinde geçinemeyen  veya iş bulamayan binlerce genç işçi babaların ve şeyhlerin tesiriyle hep rindliğe sapmışlardı. Böylelikle çalışma hayatındaki düzende bozulmaya başlamış oluyordu.Bu gruplar Siyasi otoritelerin elinde kullanılmışlar, anarşi ve düzensizliğe neden olmuşlardır.  

   Türklerin yanında serbest cemaatler halinde yaşayan Hıristiyan zanaat sahibi ahali ise bütün esnaflık kaidelerine uymakla birlikte, Müslüman ahi tekkelerine üye olmalarına din ayrılığı engel olduğu için işçi ve ahiler arasında bunlara rastlamak mümkün olmuyordu.

 

 Selçuklu kurumsal yapılanması içerisinde,önemli yer tutan bir diğer kurum ise ikta denilen toprak uygulamasıydı.

 

İkta:Niteliği itibariyle ücret ödeme yönü ağır basan yararlandırmalardı.Devlet hazinesinin aracılığı olmadan, ücret ödenmesinde kullanılacak fonların oluşturulması ve bunların ücretlere mahsup edilmesi söz konusu idi.Daha sonra bu yapı bozulmuş, ikta sahiplerine herhangi bir vergi yükümlülüğü getirilmediği gibi sürekli olarak ikta sahibi olmaları söz konusu olmuştur.Bu da feodal bir yapının oluşmasına öncülük etmiş, çalışan ve üretici konumda olan köylü kesimin ezilme sürecinin başlangıcı olmuştur.Selçuklu Devleti içerisindeki bu ekonomik yapı ve çalışma hayatına ilişkin müesseseler Moğol istilası ile birlikte kökten sekteye uğramış,buna artan savaş maliyetleri,savaş nedeniyle ekim dikimin yapılamaması, kıtlık gibi doğal afetlerde eklenince, Anadolu Türkiye'si için son derece karanlık bir tablo ortaya çıkmış oluyordu.Yalnızca uçlarda başlayan fetih hareketleri gelecek için bir umut kaynağı olarak görülmekteydi.Selçuklu devletinin Moğol egemenliğine geçmesi ile birlikte iktisadi yapıda Moğollara bağlı olarak şekillenmeye başlanmıştır.Örneğin Selçukluların geliştirdiği"reaya"uygulaması (ikta sahibinin "mal-ı hak adlı vergi dışında halktan başka vergi alınmadığı, reayanın vergi memurlarını ve ikta sahiplerini şikayet hakkı olduğu ve zulüm yapanların topraklarının elinden alınabildiği bir sistem) ortadan kalkmış,reayanın zor duruma düşmesi Moğollara yeni düzenleme yapma zorunluluğu yüklemiştir.Yapılan bu düzenleme ile birlikte köylerdeki bağ bahçelerin ekimi, köylerin bakımı,gelen vergi memurlarına karşı köylüyü temsil etmek amacıyla "reis" ünvanını taşıyan bir memuriyet ihdas edilmiş,reayanın korunması sağlanmış,vergilerin iltizama verilmesi usulü kaldırılmış, tarım işinde çalışma gücü kalmayan reayadan vergi alınması yasaklanmıştır.Bu düzenleme çalışma hayatının korunması bakımından ilgi çekicidir.

 

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDAN TANZİMATA KADARKİ DÖNEMDE TÜRK ÇALIŞMA HAYATI           

 

    Osmanlı Beyliği, Anadolu'nun karışık dönemlerinde Moğol baskısının önünden kaçan göçebe Türkmen boylarının Bizans uç bölgelerine yerleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu beylik başlangıçta Selçuklu Devletine bağlı olmakla birlikte asıl bağımlılıkları, Moğolların Müslümanlaşmış kolu olan İlhanlılara karşıydı.Selçuklulardan sonra Anadolu'da kurulan beylikler içerisinde en küçük alana sahip  olmakla birlikte, kurulduğu yer açısından büyük avantajlara sahip bir konumdaydı.Özellikle önemli ticaret yollarına sahip bir arazi üzerinde kurulması,  artık gücünü yitirmiş Bir devlet olan Bizans ile komşu olması, Bizans'tan özerk hareket eden ve ticari hayatın canlı olduğu tekfur şehirlerinin etrafında bulunması beyliğin başlangıçtaki başlıca avantajlarıydı.Beyliğin kuruluşundaki en önemli etkende beyliği kuran kitlenin gazi derviş niteliği taşıyan bir özelliği bulunmasıydı.Bu gazi-derviş topluluğunda hainlere,korkaklara,bencillere yer yoktu.sadık ve vefakar olanlar ancak bu grupta yer alabilirlerdi.Ayrıca beyliğin kurucusu olan Osman Beyin önemli bir ahi şeyhi olan Şeyh Edebali'nin kızıyla evlenmesi değişik boyları bir araya toplama bakımından etkili olmuştur.

 

Toplumsal birliğin temelini ise daha önce Selçuklularda bahsettiğimiz ahi anlayışı şekillendiriyordu.Bu anlayıştan bahsetmek yerinde olacaktır.

 

AHİLİK:Sıkı bir ahlak disiplini içerisinde olan bu teşkilat başlangıçta meslek teşkilatı içerisinde yer almakla birlikte zamanla bir anlayış dünya görüşü olarak benimsenmiştir.Ahilik örgütünün temelinde yardımlaşma ve toplum düzenini koruma ilkesi vardı.Bunun içinde örgütün sürekliliğini ve devamlılığını sağlamak amacıyla ahilik tekke ve zaviyelerle bütünleştirilmiştir.Herhangi bir meslekte çalışabilmek için o mesleğin ahi zaviyesine bağlanmak gerekiyordu.Ahi örgütüne girmeyen esnaf ve zanaatçı mesleğini kolay kolay icra edemezdi.Kafirler,münafıklar, iftiracılar,dedikoducular,büyücüler,şarap içenler teşkilata alınmazlardı. Her sanat grubu için,kutsal kitaplardaki peygamberlerden kendi sanatını yapanlar, sanatlarının piri sayılmıştır.Çiftçiler için Adem,marangozlar için Nuh,tüccarlar için Hud, balıkçılar için Yunus, gezginler için İsa,tüccarlar için Muhammed adlı peygamberler pir olarak kabul edilirlerdi.Ahilerin kurallarında şu üçer şey açık ve kapalıydı.Eli,kapısı,sofrası açık olmak,cömert,misafir sever ve aç olanı doyurucu olmak demekti.Gözü, dili, beli kapalı olmak ise kötü bakmamalı,kötü söylememeli,ırza göz dikmemeli anlamına geliyordu.Bir meslek öğrenmek ve o meslekte ustalaşmak isteyen kişi önce çırak olurdu,sonra kalfa ve usta olarak mesleğinde ilerlerdi.Çırak bir ustayı "ata ahi", iki kalfayı da  "yol kardeşi" edinir zamanla bu üç kişinin gözetiminde meslekte ustalaşır ve ilerlerdi.14.asırda Anadolu'yu gezen ünlü gezgin İbn-i Batuta'nın anlattığına göre genç ahiler gündüzleri işlerinde çalışırlar, ikindiden sonra kazançlarını ahi babaya getirir,bir arada yaşadıkları zaviyede topluca yemek yerler,Kur'an okurlardı.En önemli özellikleri ise zorbaların hakkından gelmek ve şirretleri kovmaktaki maharet ve ustalıklarıydı.Gerçektende Moğol istilası ile birlikte korumasız kalmış şehirlerde koruyucu rollerini gayet iyi ortaya koymuşlar hatta bu devirde ahi şeyhlerin bir çoğu bağımsız vali gibi hareket etme imkanına sahip olmuştur.Ahilik teşkilatı;Osmanlılar tarafından Anadolu birliği sağlandıktan  ve merkezi yönetim güçlendikten sonra zayıflamaya başlamış, ahilik lonca örgütlerine,derviş kurumlarına dönüşmüştür.

  Yukarıdaki coğrafi ve toplumsal şartlar altında kurulan Osmanlı Devleti kısa sürede büyümeye başlamıştır.Ele geçirilen İznik,Bilecik, Bursa gibi şehirlerle birlikte İstanbul kapılarına dayanılmış,Rumeli de önemli toprak parçaları elde edilmiştir.Bu topraklardaki zengin ticari faaliyetten Osmanlı Devleti de payına düşeni almıştır.Rumlarla Türkler arasındaki bu geniş ticari faaliyetten yüksek gelirler elde edilmiş bu sayede ücretli asker tutmak güçlü bir ordu kurmak imkanı doğmuştur.Özellikle Bursa'nın fethinden sonra Anadolu'nun dört bir tarafından Osmanlı topraklarına gelip yerleşenler büyük bir çoğunluk oluşturmakta ve bunların sahip olduğu mesleklerdeki çeşitlilik Osmanlı iş yaşamının şimdiden bir temelini oluşturmaktadır.Diğer yandan fetih edilen topraklarla Marmara'yı çepeçevre saran Osmanlı toprakları  deniz ticareti ile uğraşan milletleri (Ceneviz,Venedik) Türklerle karşı karşıya getirmiştir.

 

  Yıldırım Beyazıt'ın 1402 de Timur'a yenilmesine kadar geçen dönemde daha çok pazar alış verişi ve savaş gelirleri ile şekillenmiş Osmanlı iktisadi hayatı ahilerle sağlanan sıkı yapısını Ankara savaşı ile kaybetmiştir.Devlet bu dönemde Moğol istilasındakine benzer bir süreç geçirmiş ancak Çelebi Mehmet döneminde birliğini nihayet  sağlamıştır.Osmanlının kuruluştan yükselme safhasına doğru gösterdiği gelişim safhasında temel politika iskan politikasıydı. Anadolu'dan muhtelif meslek ve zanaata mensup topluluklar yeni alınan yerlere yerleştiriliyorlardı.Yerleşilen bu şehirlerde nüfus artmasından dolayı iş hayatı genişlemekte  sanayi gelişmekteydi.

  İstanbul'un alınması ile birlikte şehirdeki Türk nüfusun artmış,çeşitli meslek ve zanaat grubu İstanbul'a yerleşmeye başlamıştır.Yerli meslek grupları ile kaynaşmalar olmuş,sonuç olarak devletin kuruluşunda koruma görevinin ön plana çıktığı ahilik teşkilatının yerine,lonca denilen meslek teşekkülleri ortaya çıkmıştır.

   LONCALAR:Başlangıçta;Müslümanlar,Hıristiyanlar,Museviler için ayrı ayrı olan loncalar,ekonominin milletlerarası alanda kazandığı güç ve ahiliğin yaygınlaşan dini ve tasavvufi düşüncesi nedeniyle dini ayrılıkları ortadan kaldırarak birleşmişlerdir.Osmanlı Devletinde ekonomik hayatın devletçi ve güdümlü  politikalarla  yönlendirilmesinin bir sonucu olarak loncalar, kuvvetli kuruluşlar haline gelmişlerdir.15.asırdan itibaren loncalar arası rekabet yasaklandığından, ekonomik kaynaklar ihtiyaca göre kullanılmaya başlandı.Üretimin fazla veya az yapılması önlenerek fiyatlar,hammaddeden itibaren sıkı kontrol altına alınmıştır.Kendi içerisinde sıkı bir hiyerarşi yapısına sahip lonca yönetim kurulu; şeyh, kethüda, yiğitbaşı,işçi başı,ve ehli- hibre (bilirkişi) den meydana gelmiştir.Hükümetle esnaf arasındaki münasebetleri bu kurul sağlardı.Loncaların hükümet nezdindeki muhatapları, hükümet merkezinde İstanbul efendisi, vilayetlerde belde kadısıdır.Loncalarla Osmanlı hükümeti arasındaki ilk önemli uyuşmazlık Yavuz Sultan Selim'in İran'a yapılan silah ihracatı ve İran'dan getirtilen ipek üzerine koyduğu ambargo ile başlamıştır.Bu ambargo ipek tüccarları kadar Amasyalı silahçıları da büyük zarara uğratmıştır.Anadolu'da silah satışını engelleyip müsadere edilen ipeği hazine adına satan Osmanlı memurlarının,tüccara verdiği zararı,  Sultan Kanuni Süleyman, 3 ekim 1520 kararnamesiyle düzeltmiş ve  loncaların zararını ödemek amacıyla hazineden 1 milyon akçe tazminat ayırmıştır.Yine devletin yapmak istediği enflasyona karşı süratle tedbir alan loncalar, eşya fiyatlarını, sağlam paraya göre tutarak arttırmışlardır.Mallar üzerindeki fiyat artışı 1589 yılında iki kat olmuştu,artan hayat pahalılığı Beylerbeyi Olayı ismiyle anılan ayaklanmaya neden olmuştur.Osmanlı tarihindeki en büyük esnaf hareketi 1651 de meydana gelmiş ordunun desteğini sağlayamadığından başarısız olmuştur.1730 Patrona ayaklanmasında başlıca rolü ordunun içindeki loncalar oynamıştır.Devletin para ve fiyat politikası,hammadde kaynaklarının değerlendirilmesi ,imalatın kontrolü lonca kethüdası ve yiğitbaşlarının aldığı kararlarla yönlendirilirdi.

 

     Sosyal Güvenlik Örgütü Olarak Loncalar:

 

Bugün ki anlamda düşünüldüğünde loncaları;sosyal güvenliğin ilkel bir biçimi olarak değerlendirebiliriz.Her loncanın bir "tedavün sandığı"(orta sandığı)mevcuttu.Loncaların gelir kaynakları ise çeşitliydi.Bunlar arasında,vasiyetname veya para yoluyla aktarılan para ve mülkler,bir defaya mahsus olarak yapılan bağışlar ve sandıkça işletilen paranın neması da bulunmaktaydı.Loncaya bağlı kişiler, ödeme güçlerine göre ve loncanın geleneklerine göre,hafta veya ay gibi belirli dönemlerde loncaya, miktarı önceden belirlenmiş ödemelerde bulunuyorlardı."Bir mesleğin icrası ve bir meslek sahibi olabilmek için, loncaya girmek zorunlu olduğundan, bu ödentiler bir tür pirim niteliği kazanıyorlardı."Bunun dışında, lonca hiyerarşisi içerisinde gerçekleşen yükselmelerde de (çıraklıktan kalfalığa,kalfalıktan ustalığa geçiş),bu kişiler loncanın tedavün sandığına harç biçiminde katkıda bulunurlardı.Tüm bu kanallarla loncanın sandığında,belirli bir fon birikimi sağlanmış olurdu.Loncalarda bu fondan yapılan harcamalar,büyük bir çeşitlilik göstermekteydi.Bu harcamalar içerisinde,dar bir anlamda "sosyal güvenlik"kavramı içerisinde değerlendirilecek kalemlerde mevcuttu.Lonca üyelerinden herhangi birisinin,sakatlık,yaşlılık,hastalık veya ölüm gibi durumlarıyla,gereksinim içinde bulunanlara,risklerle karşılaşıldığında,bu sandıktan ödemelerde bulunuluyordu.Osmanlı imparatorluğunda, loncalar çerçevesinde gerçekleştirilen bu tür uygulamalarda, aile içi yardımlaşmalar ve dinsel yardımlara göre daha kurumsallaşmış bir yapı söz konusu olmaktaydı.Ancak bu sınırlı kurumsallaşma sadece bir lonca çerçevesindeydi ve sınırları, o lonca üyelerinin güçleriyle çizilmişti.Loncaların iktisadi süreç içerisinde önce zayıflamaları, ardından da ortadan kalkmaları ile birlikte, bu tür uygulamalar da ortadan kalkmış ve yerlerine yenileri konulamamıştır.Genel hatlarıyla Osmanlı imparatorluğunda sosyal güvenlik kavramı içerisinde ele alınabilecek geleneksel uygulamalar,bundan ibarettir.

 

15ve 16.asır Osmanlı imparatorluğu tarımsal yapılanmasında merkezi emir kumanda ekonomisi etkili olmuştur.Özellikle "tımar" kurumu Osmanlı imparatorluğunda tarımsal çalışma hayatının değerlendirilmesinde önemli bir yer tutmaktadır.

 

Tımar: toplumsal varlığının yeniden üretimini çeşitli sosyal bağımlılık ilişkileri içerisinde sürdüren bir köylülük kesiminin,vergi-rant karışımı biçimlerde ödediği tarımsal gelirlerden yararlanma hakkının,merkezci bir askeri üste karşı belli görevleri yerine getirmek koşuluyla  merkezin emrindeki askeri- yöneticilere bırakılması tımar olarak ifade edilmiştir.Tımar devlete düzenli olarak gelir sağlayan kurumlar arasında önemli bir yer tutmaktadır.Bu müesseseye asker beslemek,savaşta ağır yükümlülükleri yerine getirmek görevi de verilmiştir.Osmanlılarda toprağın asıl sahibi devlettir.Devlet bir takım hizmetlerin karşılığında  has,zeamet, tımar adları altında toprağı uygun bulduğu kimselere dağıtırdı.Osmanlılarda önceleri tımar sahibi, tımar dahilindeki toprakları işleyen köylülerin toprak sahibine veya devlete vermekle yükümlü oldukları hak ve resimlerin mülkiyetine sahip değildi.Ancak belli hizmetleri yapmaları karşılığında devlete ait çeşitli vergileri kendi hesabına,toplama hakkından yararlanmış olurdu.Bu yararlanma hakkı göreve bağlı bir "maaş" niteliğindeydi.Daha sonra ortaya çıkan mülk tımarlarında ise tımar sahipleri geniş yetkiler elde etmişlerdir.Türlü hak ve resimleri toplama yetkisini hayat boyunca ve ölümden sonra da mirasçıları tam bir mülk ve gelir kaynağı gibi kullanmasını tımar sahibine bırakmıştı.Ancak bu tımar sahipleri belli bir miktar askeri savaşa hazırlamak zorundaydı.Bu görevlerini yerine getirmeyen tımar sahiplerinin bir yıllık gelirine devlet el koyardı.Nüfuslu kimselere padişahın verdiği tımarlarda ise, tımar sahibi geniş yetkilere sahipti.Devlet memurları, bu mülklerden gerektiği gibi vergi toplama yetkisine sahip olmadıkları gibi,çiftçilerin defterini kontrol etmek ,ürünün miktarının artıp artmadığını görmek gibi işleri tımar sahibinin rızası olmadan yapamazdı.Ayrıca bunlar asker beslemek zorunluluğunda da değillerdi.

Osmanlılarda toprağa bağlılığı sağlamada tımar sahibi yetkiliydi.Yönetimi altındaki vergi veren çiftçinin toprağını işlemekten vazgeçmesi veya başka işlerle uğraşması halinde çiftçinin bir tazminat ödemesi gerekirdi.Çift bozan resmi adı verilen bu sorumluluk köylünün toprağa bağlanmasını sağlardı.

Çift Bozan Kanunu:Her ne kadar büyük şehirlere göçü yasaklayan kanun olarak kabul edilmiş olsa da aslında Osmanlı gelir kaynağı olan tımarları korumak, alınan vergide devamlılığı sağlamak amacı taşımıştır.Genel olarak tarımla uğraşan köylü ve kasabalı bol ürün alınan yıllarda bolluğu, kurak yıllarda kıtlığı gerekçe göstererek büyük şehirlere göçerlerdi. Ev göçü yapanlar köydeki çiftinden çubuğundan olurken göçtüğü şehirlerde düzeni sıkıntıya sokmuşlardır.Boş gezenlerin çoğaldığı bu dönemlerde ev,taşıt, yiyecek kıtlığı başlar, büyük şehirlerde sefil bir görüntü ortaya çıkardı.Devlet bu duruma engel olmak için caydırıcı nitelikte olan bu vergiyi koymak zorunda kalmıştır.Değişik dönemlerde çıkan kanunlarla ev göçü yapanlar, yıllık bir ikametten sonra yerli halktan sayılırdı  şehre göçün tamamen  yasaklandığı dönemler de olmuştur.

 

Tımarlı arazide çalışan köylünün hakkı, reayanın hukuku, toprak kadıları tarafından savunulur, korunur ve teftiş edilirdi.Bunların görevi köylü tabaka ile has, zeamet,tımar sahipleri arasındaki anlaşmazlıkların ve özel hukuk(miras vb.) anlaşmazlıklarının çözümünü,toprak sahiplerine bırakmadan çözmek böylelikle köylünün haksızlıklara uğramasına engel olmaktı.

 

 16.asırda Osmanlı Devleti, artık doğal sınırlarına dayanmış,genişleme dönemi kaba hatlarıyla durmuştu.Denizlerde artık Avrupalılar rekabet eder konuma gelmeye başlamışlardır.Kanuni'nin son dönemlerinden itibaren askeri politika genişlemekten çok oluşan dengeleri korumak olmuştur.Bu nedenlerle yeni kaleler yaptırma,garnizonlar kurma gibi yeni harcamalar ortaya çıkmıştır.Bu dönemde Avrupa'daki fiyat artışlarının etkileri askeri harcamalardaki gerçek artışlarla birleşince Osmanlı hükümeti bütçe açıklarıyla karşı karşıya kalmıştır.Geleneksel vergi sisteminin ;vergi,resim ve harçlara dayanması, fiyat değişmelerine karşı esnekliğin sağlanamaması, bütçe gelirlerinde istenilen artışa engel olmuştur.Bütçe açıkları 17.asırda da sürmeye başlamıştır. Açıkların karşılanması için padişahın iç hazinesi bile kullanılmıştır.Merkezi hükümet, sürekli mali kriz nedeniyle,tarımdan aldığı vergiyi arttırmakta keyfi vergi uygulamalarına başvurmaktaydı. Avarız adı verilen bu vergilerin toplanmasında iltizam sisteminin yaygın olarak kullanılması ekonominin üreten kesimi olan köylü tabakanın kısırlaşması sonucunu beraberinde getirdi.

Ekonomik sıkıntılardan bunalan Osmanlı Hükümeti; çareyi paranın kıymetli maden değerini düşürmekte  bulmuş, fakat bu bir çözüm olarak yeterli kaynak sağlamamıştır.

 

   Bütün bu olumsuz şartlara birde 1590'lar ve 1610'lar arasındaki Celali isyanları eklenince Anadolu nüfusunda köklü değişikler olmuş,şehir ve kasaba nüfusları azalmış, dolayısıyla vergi gelirleri de üretilen toprağın azalmasıyla düşüş göstermiştir kaldı ki artan nüfusun geçimini verimli işlerle sağlayıp sağlamadığını ciddi  bir sorun olarak ele almayan sarayın köle kökenli vezirlerinin paşalarının ve diğerlerinin ferdi servet biriktirmek için üretime müsait toprakları ellerinde tutması hem devleti gelir olarak sıkıntıya sokmuş hem de geçimini tarımla sağlayan ve genişleyen nüfusa çalışma üretme imkanı tanımamıştır.Ayrıca Celali isyanları için gönderilen valilerin sert tutumları ile servet edinme yoluna gitmeleri devletin bu serveti bunarın elinden almak için "müsadere" yoluna başvurması tarım ekonomisinden sonuç olarak köylünün sırtından biriktirilen bu servetler tarım nüfusunu ve üretimini azaltan büyük bir yağmayı göstermektedir. 17.yüzyıl isyanları ve tarımın talan edilmesi, büyük köylü kitlelerini dağ köşelerine itmiş, göçebe otlakçılığı  güçlendirmiş ve Anadolu ekonomisinde para- pazar ilişkilerini bir hayli zayıflatmıştır.1683 Viyana bozgunu ile birlikte Anadolu'nun ve Rumeli'nin bir çok yerinde yeni isyanlar çıktı, eski toplumsal yapı bozuldu. Savaşların getirdiği maliyetler nedeniyle, geniş arazi parçaları, özelliklede vergi gelirleri bölgelerinde en güçlü olan kimselere tarımsal gelirleri ile birlikte verilmeye başlanmıştır.Bu güçlü kimseler ise buraların vergilerin toplama işini gayrı resmi mültezimlere bırakmışlar, böylelikle üretici köylü üzerindeki yük daha da ağırlaşmıştır. 18. yüzyılda eyaletlerin bütün halinde mültezim valilere bırakılmasının yaygınlaşması gayrı müslim tüccar-sarrafları güçlendirmiştı.Valiler eyaletlerin vergi gelirleri karşılığında İstanbul hükümetine ödenen güvence akçesini sarraflardan borç alırdı, gayrı müslim tüccar ise bunun karşılığında tarım gelirlerini hasattan önce toplama yetkisini elde eder zor durumdaki köylüye faizle borç verir, köylünün ürününü ucuza kapatırdı.Yerli gayrı müslim tacirler,18.yüzyıldan itibaren Avrupa devletlerinin himayesine girerek Osmanlı imparatorluğu ülkelerinde sahip oldukları imtiyazdan yararlanan Avrupalı tacirler gibi,ayrıcalıklı ticaret yapan "beratlı tüccar"haline geldiler.Daha önceleri 1569 yılında yalnızca Fransızlara süreli(her padişah değişikliği halinde yenilenmesi gereken) olarak tanınan kapitülasyonların,1740 yılında süresiz olarak geçerli olduğu kabul edildi.Herhangi bir ülkeye verilen yeni bir ödünden,  diğer ülkelerin de kendiliğinden yararlanmalarını sağlayan statünün bütün Avrupa ülkelerine tanınması ise Osmanlı hükümetinin gümrük egemenliğini yitirmesine yol açmıştır.

 

    18.yüzyılda  Osmanlı hükümeti adeta Batı Avrupa'nın iktisadi çıkarlarının koruyucusu haline gelmiştir.Bab-Ali,Avrupalı tüccarların çıkarları,yerli üreticiler ve esnafın çıkarlarıyla çatıştığında,kendi kulları aleyhine karar almaktan çekinmemiştir.18.yüzyılda İstanbul esnafı Fransız kumaş ihracatçıları karşısında pazarlık güçlerini arttırmak için ortaklık kurunca Fransız tüccarların şikayeti üstüne Osmanlı hükümetinin bu ortaklığı dağıtması ve esnafı cezalandırması  bunun önemli bir örneğidir.Fransız hükümetinin Osmanlı imparatorluğun'da Fransız ihraç mallarıyla rekabet edecek yerli sanayi işletmelerinin engellenmesi için İstanbul'daki elçisine talimat verdiği bilinmektedir.Osmanlı Sarayının bu dış politikasını değiştirme ihtiyacı duymasının tek işareti, 18.yüzyıl sonlarında III.Selim'in bazı girişimleri ile sınırlı kalmıştır.III. Selim,yerli gayrı müslimlerin Avrupa devletlerinin himayesine girerek iktisadi ayrıcalıklar elde etmesini sınırlamaya, saray çevresindeki varlıklı Müslümanların ise gemi yaptırıp, dış ticaretle ilgilenmelerini teşvik etmeye çalışmıştır.Osmanlı İmparatorluğunun genişlemekte olan dünya ekonomisine sanayi ürünleri alan ve onlara hammaddeler satan bir çevre alanı olarak katılması 17. ve 18. yüzyılda iyice belirginleşmiştir. Yerli sanayi için olumlu bir korumanın olmaması,yabancı tacirlerin korunması için bir koruma politikası gibi görülmüştür.Osmanlı köylülüğü yeni baskı sömürü biçimlerine maruz bırakılmıştır.1838 İngiliz -Osmanlı Ticaret Sözleşmesi ile yeni bir dönem ortaya çıkmış oldu .Birkaç yıl içerisinde diğer Avrupalı devletlerinde benzer sözleşmeler yapmaları ile birlikte Osmanlı ekonomisi açık pazar haline geldi. 19.yüzyılda ve 20.yüzyılda da artan yabancı sermaye etkisi, Osmanlı ihraç mallarının içerdeki toptan ticareti bile yabancı şirketlerin denetimine girmesine neden olmuştur içerde en ücra köy ve mezralardan başlayan,kasaba ve kentlerde toplanan ve İstanbul,İzmir'de toplanan ticari ağın içerisinde binlerce yerli esnaf ve tüccar bulunmakta,ancak toplam gelirlerin dağılımında en büyük payı,yabancı tüccarlar ve onların organik bir uzantısı olan İstanbul ve İzmir gayrı müslim çevresi almaktaydı.Osmanlı hükümetlerinin,bir Ziraat Bankası kurarak; tarımsal üreticilere ucuz kredi sağlamak,kaliteli tohumluk dağıtmak,"tarım reformu meclisleri toplamak", tarım bakanlığı,tarım müdürlükleri kurmak,tarım okulları açmak,tarım araç ve gereçleri ithal etmek gibi önlemleri tarımın bütünlüğü açısından hissedilir bir etki yaratamamıştır.

 

    19. yüzyıldan itibaren yabancı sermayeli bankaların kurulması ve büyük Avrupa bankalarının şubeler açmasından önce,İmparatorluktaki bütün bankacılık işleri Galata bankerleri diye adlandırılan yerli Yahudi, Ermeni ve Rumların ellerindeydi.Çoğu bir Avrupa devletinin de vatandaşlığına geçmiş olan bu bankerlerin önemli Avrupa şehirlerine yerleşmiş akrabaları aracılığıyla,Avrupa'nın ticaret,deniz taşımacılığı ve para-kredi piyasaları ile yakın ilişkileri vardı.Osmanlı imparatorluğunda kambiyo işlemlerini sürdürerek,hükümete,saraya, eyalet valilerine borç vererek , kara ulaştırma ve haberleşme sistemi oldukça zayıf olan İmparatorluğun çeşitli bölgeleri ve merkezi arasında,başta vergi gelirlerinin transferi olmak üzere para transferlerini,ödeme emri senetleriyle düzenleyerek, para-kredi piyasasına hakimdiler.Osmanlı sarayı ve devlet erkanı üzerinde büyük nüfuzları vardı.19.yüzyılın tüketim kalıplarıyla "batılılaşan" padişahların,hanım sultanların ,nazırların, paşaların har vurup harman savurması İstanbul'u para-kredi sermayesi için cennet haline getirmişti.İstanbul'un yerli gayrı müslim bankerleri ise,aslında sarayda aldıkları borç senetlerini Avrupa banka ve borsa çevrelerinde kırdırmakta,Sarayla Avrupa mali çevresi arasında aracılık yapmaktaydı.

 

 

 TANZİMATTAN CUMHURİYETE KADARKİ DÖNEMDE TÜRK    ÇALIŞMA  HAYATI

 

 I- Tanzimat Dönemi: Tanzimat  fermanı; devletin hukuk ve idari kurumlarının çağdaş örnek ve fikirlerle yeniden kurulması, yeni bir devlet sistemi oluşturulmaya çalışılmasının başlangıcıdır.Ama bu çabalar ,kesintisiz bir ilerleme , tutarlı bir değişme programı şeklinde sürememiştir.Özünde ise bu ferman gayrı-müslim tebaa ile yerli halk arasında eşitliliği sağlamayı amaç edinen ve çoğunlukla dış tesirler içeren  niyet bildirisi niteliğinde bir belgeden ibarettir.

   Tanzimat'la başlayan dönemde Osmanlı Hükümeti,tarımda gelişme sağlamak için,arazi sahipliği ile ilgili hukuk yapısını bilinçli olarak değiştirmeye başladı.

   Hukukunun geliştirilmesi ve eski hukuk yapılarının artıklarının temizlenmesi yolunda önemli adımlar atıldı.Padişah, uyrukların can ve mal güvenliğinin korunacağı,bundan sonra herkesin her türlü varlığını dilediğince kullanıp mirasçılarına bırakabileceği, müsaderenin yasaklanacağı konusunda yemin etti.Ayrıca 1840'da çıkarılan Avrupa tarzı Ceza Kanunu ile müsadere  suç sayıldı.Tanzimat sonrası döneminin arazi hukukundaki en önemli düzenlemesi olan 1858 Arazi Kanunu ise,tarımda özel mülkiyetçi hukuk kurallarına geçişi büyük ölçüde kolaylaştırdı ve bu geçişin son halkası olan 1926 Medeni Kanunu'na kadar yürürlükte kaldı.Arazi Kanunu  köylülerin işledikleri toprak üstündeki haklarını,devlete karşı pekiştirmiştir.

 

    Bu dönemde çıkarılan  kanunların başında Mecelle (1877) gelmektedir.Mecellede çalışma hayatına ilişkin bazı hükümlere yer verilmiş bulunmaktaydı.Ancak "İcare-i ademi" (adam kirası) başlığı altındaki dördüncü fasılda toplanan bu hükümler bütün çalışma ilişkilerini düzenlemeye yeterli değildi.Mecellede; insan çalışması kira akti içerisinde düzenlenmiş ve işçi(ecir) "nefsini kiraya veren kimse",Kiralanan husus,iş veya faaliyet değil,fakat şahsın bizzat kendisidir.Mecelle'nin işçi işveren ilişkileri konusundaki düzenlemesinde kölelik ruhunun sezilmekte olduğu ,işçinin çoğu zaman sadece hizmet bakımından değil, aynı zamanda şahsen ve manen de  işverene bağlı olduğu görülmektedir.Mecelle'nin değişik maddelerinde,dağınık olarak ücret konusu ile ilgili olarak düzenlemeler yapılmıştır.Ücret, "kira yani bedel-i menfaat olarak"tanımlanmıştır.Ücretin ayni olarak ödenmesini yasaklayan hükümlerde mevcuttu.Ayrıca çalışma ilişkileri ile ilgili olarak, iş dağıtımının ancak, işçiliği meslek edinen kimselerce yapılabileceği hükmü getirilmişti.Mecellenin,çalışma koşullarının en önemlilerinden biri olan çalışma süreleriyle ilgili düzenlemesinde ise bağımlı çalışanları koruyucu bir üst sınır getirmemektedir.Mecelle zaten örf adet biçiminde varolan koşulları yasalaştırmıştır.

 

   Mecelle dışında çalışma hayatına ilişkin;işçinin kendi rızası ve ücret layıkıyla" çalıştırılacağını öngören 1863 tarihli Maden Nizamnamesi ile kömür işçileri için 1865 tarihinde çıkarılan fakat uygulanamayan Dilaver Paşa Nizamnamesi başlıca diğer düzenlemelerdir.

    Yapılmak istenen bunca düzenlemelere karşın Avrupa sermayesi gücünü arttırarak Osmanlının her alanında etkisini göstermiş buna paralel olarak,1850'lerden itibaren çalışma hayatının önemli unsurlarından olan bankacılık faaliyetleri artarak devam etmiştir.Avrupa banka çevreleri ya kendi şubelerini açarak ya da Osmanlı hükümetinden alınan ayrıcalıklara dayalı yeni bankalar kurarak Osmanlı İmparatorluğunda doğrudan çalışmaya başladı.Osmanlı ekonomisine şubeleriyle giren Avrupa bankalarının en önemlileri Deutsche Bank ve Credit Lyonnais'ydi. Osmanlı Bankası ise yabancı sermaye ile kurulan en büyük bankaydı. İngiliz ve Fransız sermayesine dayanan bu banka Avrupa sermayesinin Osmanlıdaki en önemli simgelerinden biri oldu. 1856 da kuruldu ve 1863'de Padişahtan İmparatorluğun devlet ve para bankası işlerini görmek için ayrıcalık almıştır. 

 

   II-  Meşrutiyet Dönemi:1839 Tanzimat Fermanı ile görülmeye başlanan yeni idarenin izleri,batılı devletlerin gündemine şark meselesi olarak girmeye başladı.Osmanlı Devleti yeni zorlamalarla karşı karşıya kaldı.Batılı büyük devletler her vesileyle Osmanlı Devletinin iç işlerine karışmaya başladılar.Meşruti bir idareye geçilmesi bu zorlamaların başındaydı.Avrupa'dan dönen Yeni Osmanlılar,Osmanlı idaresinde istedikleri değişikliği uygulamaya başladılar.II.Abdülhamit Mithad Paşa'nın hazırlamış olduğu Kanun-i Esasiyi ilan etti.Osmanlı Parlamentosu iki meclisli bir sistem getirmişti.Ayan Meclisi üyeleri,Padişah tarafından atanırken,Meclis-i Mebusan üyeleri seçimle iş başına gelmiştir.İngiliz demokrasi modeline göre düşünülen bu model,Osmanlı Devletinde beklenen sonucu vermedi.II.Abdülhamit, Kanun-i Esasinin 113 maddesine göre meclisin idaresini erteledi.1877 Osmanlı-Rus savaşı nedeniyle meclis kapatıldı.

    Jön Türklerin II.Abdülhamit idaresine karşı başlatmış oldukları yoğun muhalefet 1908 de etkilerini göstermeye başladı.İttihat ve Terakki Cemiyeti subayları, Rumeli'de Meşrutiyeti ilan ettiler.İstanbul yönetiminede Kanun-i Esasinin yeniden ilan edilmesini yoksa büyük bir kuvvetle İstanbul'a gelineceği tehdidinde bulundular.23Temmuz 1908'de Meşrutiyet yeniden ilan edildi.Parlamento yeniden açıldı.Bu döneme ağırlığını koyan İttihat ve Terakki Cemiyeti seçimleri kazandı.Ancak bu seçimlerin bu cemiyetin baskısı altında yapılması,meclisin feshedilmesi sonucunu doğurdu.1914 seçimleri ile iktidara gelen cemiyet, dünya savaşına sonuna kadar iktidarda kaldı.

 Hürriyet,adalet ve eşitlik diyerek iktidara gelen ancak hükümet olduktan sonra siyasi rakiplerini birer birer ortadan kaldırarak,parlamentolu bir dikta rejimi eklenince,halkın cemiyete karşı duyduğu hoşnutsuzluk artmıştır.Halkın desteğini kaybeden cemiyet, malubiyetin sorumluluğunu kabul ederek kendini feshetti.

   İttihat ve Terakki çalışma hayatında millileşme döneminin başlangıcı oldu.Bunu sonucu olarak; İttihat ve Terakki hükümetlerinin iktisat politikalarında belli bir takım uygulamalar ortaya çıktı.1910'larda sanayileşmeyi hızlandırmaya yönelik belirli önlemler alındı.1913'te Teşviki Sanayi Muvakkatı yürürlüğe konulmuştur. Bu geçici yasa,yerli sanayiiye çeşitli ayrıcalıklar tanıyor,devlet desteği sağlıyordu. fakat Birinci Dünya Savaşı ile bunu izleyen Kurtuluş Savaşı, sanayiin gelişmesine olanak vermemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde asker, bürokrat yönetici kadro,iktisadi milliyetçilik anlayışında, ulusal ekonominin geliştirilmesini; bir girişimciler sınıfının yaratılması ve bunun için de bazı Türklerin hükümet uygulamaları ile zenginleştirilmesi ile giderek eşanlamlı saymaya başladı. "Türkiye,Türkler arasında zengin insanlar bulunmadığı için fakirdir.Bazı Türklerin zengin olmasına fırsat verilmelidir ki Türkiye zengin olsun"demeye gelen bu gelişme anlayışı,ilk fırsatını  Birinci Dünya Savaşında buldu.Talat Paşa'nın ünlü deyişiyle "bundan önceki bütün savaşlarda,savaşı servete dönüştüren gayrı müslimler olmuştu.Savaştan zengin olma sırası şimdi Türklere gelmişti."Böylelikle devlet eliyle kişilerin zenginleştirilmesi yoluna gidilmeye başlanılmış oldu.Ancak dünya savaşından yenik olarak çıkılması ve buna paralel olarak daha da yoksullaşan Anadolu topraklarında millileşme dönemine geçilebilmesi için Kurtuluş Savaşının sonrasını beklemek gerekecekti.

     

Osmanlı İmparatorluğunda Bağımlı Çalışanların Durumu:

 

a)İşçi kavramı:

 Osmanlı İmparatorluğu'nda sanayileşme ve işçi kitlesinin ortaya çıkması ile ilgili kaynakların en önemlisi 1913-1915 Sanayi sayımı olmuştur.Bu sayım mevcut sanayi kuruluşlarının büyük bölümünün;gıda,toprak,deri,tahtacılık, tekstil ve kağıt gibi tarımsal kaynaklı sanayiler olduğunu ortaya koymuştur.Özellikle halıcılık işlerinde çalışanlar, ücretliler kapsamında yer almıştır.Halı tezgahlarında çalışanların büyük bölümü;İç Anadolu,İstanbul,Ege bölgelerinde bulunmaktadır.1908'de Şark Halı Şirketi belli merkezlerde imalathaneler kurmuş ve diğer halı dokuyan kasabalarda, acenteler aracılığı ile üretimi organize etmeye başlamıştır.Bu tezgahlarda çalışan işçiler sipariş üzerine çalışmaktadırlar.Üretimin,yüzde 42'si evlerde yapılmaktaydı.Üretimin hammaddesi ve üretim araçları tamamen işverence sağlanmaktaydı.

 

 Osmanlı İmparatorluğu'nda ücretlileri değerlendirirken;ücretlileri başlıca hizmet sektöründe çalışan,maden sektöründe çalışan,inşaata sektöründe çalışan ücretliler olarak üç grup altında toplamak mümkündür.1911 yılı itibariyle personel sayısı 1000'den fazla olan kuruluşlar mevcuttu.

 

Osmanlı imparatorluğunda bağımlı çalışanlar için en çok kullanılan terim "amele" sözcüğü idi.Bu kavram 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar,daha çok inşaat,tarım madencilik alanlarında yoğunlaşmış işgücü için daha sonraki dönemlerde ise daha çok ağır işlerde çalışan vasıfsız işçileri adlandırmakta kullanılmıştır.Amele sözcüğü küçültücü bir anlam ifade etmekteydi. 1923 yılında İzmir'de toplanan İktisat Kongresinde bu tabir yasaklanmıştır.Osmanlı imparatorluğunda işçileri"hemen işçi sınıfı içerisine katmak doğru olmaz. Çünkü işçiler her şeyden önce kendilerini;yaptıkları işlerden başkaca , ek gelir sağlayan çiftçi saymaktadırlar. Yani köylü eğilimlerini korumaktadırlar.Böylelikle işçi sınıfı bilinci ve örgütlenme yapısına sahip olamamıştır.Ücret bakımından ise ücretlilerin gelirlerinin,işgücü içerisindeki diğer çalışanların ortalama gelir düzeyinden daha düşüktür.Osmanlı İmparatorluğunda işçilerin sadece yüzde 12'lik bir kısmı ortalamanın üstünde bir gelire sahipti.Diğer bir konu ise Kadın ve çocuk işçilerin ücretlerindeki düşüklüktür.19.yüzyıldan itibaren kadın işçilerin sayısı artmıştır.Bunun başlıca nedeni savaşlarda  erkek iş gücünün önemli bir oranda azalmasıdır.Kentlerde ve kırsalda işgücü bulunamaması dolayısıyla Osmanlı kadını iş yaşamına çekildi.Fabrikalardan atölyelere,yol yapımından sokak temizliğine kadar bir çok alanda kadın işçi çalıştırılmaya başlandı.Devlet dairelerinde kadın işçi çalıştırılmasına da bu dönemde başlandı.Enver Paşanın girişimleriyle kurulan "Osmanlı Kadınları Cemiyeti İslamiyesi" kadınlara iş bulmada önemli faaliyetlerde bulunmuştur.Sadece İstanbul'da çalışan kadın sayısı 7185 dır.Kadın işçilerin istihdamındaki artışın altında, büyük ölçüde,ücretlerin düşüklüğü yer almaktadır.Bu çözümleme çocuk işçiler içinde geçerlidir.Örneğin bu yıllarda yapılan bir araştırmaya göre kadınlar ve çocuklar,erkek işçilerin beşte üçü ve dörtte üçü oranında ücret almaktadırlar.

 

b)Çalışma süreleri : Osmanlı imparatorluğunda fiili çalışma süreleri;uzun olarak düzenlenmiştir.Kent içindeki çalışmalarda, fabrikalarda,işgünü çoğunlukla 9-10 saati bulmaktadır.Haftalık çalışma günleri ise altı ya da altı buçuk gün olarak değişmektedir.Resmi tatiller dışında ücretli izin dönemleri yoktur.Cemaatlere ancak kendi tatillerinde müsamaha gösterilmektedir.Yüksek olarak kabul edilebilen bu çalışma saatlerine değişik dönemlerde, çalışanlar  tarafından tepkiler gösterilmiştir.Örneğin İzmir tramvay işçileri,çalışma süresinin 10 saate indirilmesi,Kavala Tütün Rejisi işçileri de bu sürenin yazın 9, kışın ise 8 saat olması için greve gittiler.İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, 1908 yılında Selanik'te Şark Demiryolları şirketinde gerçekleştirilen grevde de ücret artışı ve diğer çalışma koşullarının iyileştirilmesine ilave olarak, daha kısa çalışma sürelerinin uygulanması istenmiştir.Grevleri sona erdiren anlaşmada ise, diğer koşulların yanı sıra çalışma sürelerinin iyileştirilmesinde de  uzlaşma sağlanmıştır.              

 

c)Sosyal Güvenlik:Osmanlı İmparatorluğunda birer meslek teşekkülü olan loncaların, sosyal güvenlik sağlamaktaki geleneksel yapısını,sanayi devrimini etkileri ile birlikte yitirmesinden sonra günümüzdeki anlamda sosyal güvenlik düzenlemelerine rastlanmaya başlanmıştır.Bu sosyal güvenlik uygulamaları ücretlilerin sadece küçük bir bölümüne yönelik uygulanmıştır.Bunların başında askerlerle ilgili sosyal güvenlik uygulamaları gelmektedir.Bu bağlamda,1866 yılında, bir Askeri Tekaüt Sandığı kurulmuştur.Bu sandık üyelerinin emeklilik durumlarını düzenlemek amacıyla kurulmuştur.1881 yılında ise, askerler dışında devlet memurları için,bir tekaüt sandığı kurulmuştur.Bunu dar kapsamlı bazı kuruluşlar izlemiştir.1890'da Seyri sefain Tekaüt Sandığı,1909'da Askeri ve mülki Sandıkları,16 nisan 1909'da Tersane-i Amiriye Mensup İşçi ve Sairenin Tekaüddiyeleri Hakkında Nizamname ile kurulan bir sandık,Osmanlı İmparatorluğunda,ücretlileri yaşlılık ve malullük risklerinden koruma amacına yönelik olan ilk sosyal güvenlik uygulamalarını teşkil etmekteydi.1917 yılında ise Şirketi Hayriye Tekaüt Sandığı kurulmuştur.Günümüz sosyal güvenlik uygulamalarına yakın olarak görülen uygulamalar,büyük ölçüde bazı kamu görevlilerine yönelik olarak gerçekleştirilen bu uygulamalardan ibarettir.Sosyal güvenlik uygulamaları askeri personel ve diğer devlet memurlarından başlamıştır.Bunun gerekçesi bu kesimin çalışma hayatında,diğer ücretli kesimlerde bulunmayan sürekliliğe sahip olması, ücret düzeyinin yüksek olması ve bu kesimin toplumsal yapı içerisinde güçlü bir yapıya sahip

olmasıdır.

d)Bağımlı Çalışanların Örgütlenmesi:Osmanlı İmparatorluğunda Türkiye'de lonca geleneğinden kaynaklanan uygulamalar,yeni örgütlenmeler düzeyinde de etkili olmuştur.Zanaat zihniyeti uzun zaman etkinliğini sürdürmüştür ve işçi örgütlenmelerini de etkilemiştir.Bu nedenle birçok işçi örgütünde fütuvvet ilkelerinden esinlenmiş değerleri bulmak mümkündür.Nitekim bir çok işçi örgütü 1325 tarihli Esnaf Cemiyetleri talimnamesi ile kurulmuştur.Örneğin 57 cemiyetten oluşan İstanbul Esnaf Teşkilatı, işçilerden ustalara ve işverenlere kadar, değişik statüde çalışanları içeriyordu.Osmanlı İmparatorluğunda kurumsal olarak sendika örgütlenmelerinin arkasında doğal bir örgütlenmenin kendiliğinden var olduğunu söylemek doğru olacaktır.

 

   Osmanlı İmparatorluğunda kurulan ilk işçi örgütlerinden biri, 1894-1895yıllarında Tophane fabrikalarında kurulan Osmanlı Amele Cemiyetidir.    

 Cemiyet varlığını, sadece bir yıl sürdürebilmiştir.Cemiyetin yöneticilerinin tutuklanmaları ve sürgüne gönderilmeleri ile kuruluş ortadan kalkmıştır. 

   II.Meşrutiyetle birlikte işçi örgütlenmelerinde artışlar olmuştur.19.yüzyılda artan sanayileşme ve buna bağlı olarak işçi sayısındaki artış ve II. Meşrutiyetin tüm yasal ve fiili sınırlamalara rağmen getirmiş olduğu göreli özgürlük ortamı başlıca artış nedeni olmuştur.Bu dönemdeki işçi örgütlenmeleri  genişlemiş bir yapı arz etmektedir.Ayrıca işçi kuruluşlarında II.Meşrutiyetle gelen siyasi akımların etkisi de önemli ölçüde etkili olmuştur.Özellikle sosyalist nitelikli akımlar,bu kuruluşlarda yaygın olarak var olmuşlardır.1910 yılı ortalarında İstanbul ve Selanik başta olmak üzere, İzmir,Zonguldak,Drama ve Kavala gibi kentlerdeki demiryolu,tütün,yükleme ve maden işçileri,terziler,kunduracılar vb meslek çeşitleri, sendikalarda ve  sendika dışı işçi kuruluşlarında örgütlenmiş durumdaydılar.Hatta işçilerin Rumeli kesimindeki örgütlenme girişimleri,1909 yılı ortalarında kurulan ve üyelerinin çoğunluğu Yahudi nüfus tarafından oluşturulan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu ile bir üst düzey kuruluşun doğması ile sonuçlanmıştır.Sınıf temeline ve sosyalist düşünceye dayanan ilk işçi örgütleri,Selanik ve Makedonya'da Bulgar işçilerince kurulmuş,Türk ve Makedonya işçilerinin mesleksel örgütlenmesine geniş ölçüde katkıda bulunmuştur.Bunun dışında Türkler tarafından kurulan siyasi yapısı olan başlıca örgütler ise Harbiye İşçi Sendikası,Tütün Rejisi İşçileri Cemiyeti gibi örgütlenmelerdi.         

 

e)Osmanlı İmparatorluğunda İşçi Hareketleri:1908 yılından önceki dönemde Osmanlı İmparatorluğunda gerçekleşen işçi hareketlerinin çoğu grev şeklinde ortaya çıkmıştır.Bu işçi hareketleri büyük ölçüde sendika benzeri kuruluşlar tarafından gerçekleştirilmiştir.Doğal örgüt yapısı içerisine gerçekleştirilen bu hareketlere işçi liderleri öncülük etmiştir.Bu grevler ekonomik nitelik taşıyan grevlerdir.Ekonomik nedenlerin başında çalışma koşullarının en önemli unsuru olan, ücret gelmektedir.Bu grevler daha çok geçmiş dönemlere ilişkin ücret alacaklarının ödenmemesinden dolayı gerçekleştirilmiştir.Yani grevler günümüzdeki deyimle hak uyuşmazlığından kaynaklanan grevlerdir.Örneğin,Kasımpaşa Tersane İşçilerince 1873 yılında gerçekleştirilen grevin temel nedeni, 11 aylık hak edilmiş ücret alacaklarını ödenmesidir.1908 yılına kadarki dönemde gerçekleşen grevler bölümünde,işçiler greve gitmeden önce,sorunlarını dilekçe ile resmi makamlara iletmişler,bir sonuç alınamayınca greve gitmek zorunda kalmışlardır.II.Meşrutiyetle birlikte grev sayısında artışlar olmuştur.Meşrutiyetin gelmesi; işçilere,müreffeh bir hayata kavuşmak konusunda büyük ümitler vermişti.Meşrutiyetin hemen arkasından,2-2,5 aylık bir sürede,bir çok iş kolunda,on binlerce kişinin katıldığı grevler gerçekleştirildi.Bu grev patlamasını nedenleri, zaman içerisinde işçi sorunlarının,çözülemeden birikmiş olmasıdır.Ancak bu birikimi harekete geçiren ve grevler biçiminde ortaya çıkmasına olanak sağlayan, kuşkusuz II.Meşrutiyetin getirmiş olduğu göreli özgürlük ortamıdır.Bu grevlerin nedenleri de büyük ölçüde ücret konusuna ilişkindir.Geçmiş dönemlerdeki işçi ücretlerinin ödenmesinin yanında,daha önceki dönemlerde fiyat artışları nedeniyle satın alma gücündeki düşüşü,sağlanacak yeni ücret artışları ile telefi etmek düşüncesi de egemen olmuştur.

  Bu grevler sonucunda işçiler önemli ücret artışları elde etmişlerdir.Hatta bu ücret artışının çoğu zaman kolaylıkla elde edildiği, işçilerin sadece talep ederek yüzde on ile yirmi beş arasında ücret artışı sağladığı belirtilmektedir.II.Meşrutiyet sonrası ücret artışı başlıca iki nedene dayanmaktadır.İlk neden savaş nedeniyle emeğin kıtlaşması diğeri ise işçi örgütlenmeleri ve grevlerin büyük sıçrama göstermesidir.1908 grevlerinin işçiler üzerindeki olumlu etkisi,sadece sanayi kesiminde değil,diğer kesimlerde örneğin madencilikte de gözlemlenmiştir.Ereğli Kömür Havzası'nda yabancı sermayeli Ereğli Şirketinin işçileri,1908 yılı sonrasında dört grev gerçekleştirdiler.Bu grev sonucunda işçi ücretlerine, ortalama yüzde otuz dolayında zam yapıldı.Anadolu Demiryolu Şirketinde gerçekleştirilen grevde ise işçiler ücret artışı taleplerinin bir bölümünü elde ettiler.

 1908 grevleri, çalışma koşulları bakımından olumlu sonuçları beraberinde getirmiştir.Örneğin daha kısa çalışma saatleri,tıbbi hizmetlerin geliştirilmesi,işveren tarafından hastalık ve ölüm yardımları yapılması gibi.

 

    Osmanlı İmparatorluğunda II.Meşrutiyetle birlikte ortaya çıkan nispeten özgür ortam,ortaya çıkan kadın hareketleri ve işçi grevleri bunlara alışkın olmayan kamu oyunu tedirgin etmiştir.Devlet otoritesinin sağlanamamış olması da Meşrutiyet aleyhine bir puandı.Ayrıca bazen şiddetinde etkili olduğu bu grevler rejimi korkuttu.Başlangıçta istibdat dönemine karşı yönetim pekiştirme ve kitleleri kazanma özlemiyle grevler hoş görü ile karşılansa da yaşanan durum İttihatçıları tutum değiştirmeye yöneltmiştir.Böyle bir durumda 1908 işçi grevleri,önce fiili, sonra da yasal bir dizi engellemelere maruz kalmıştır.Fiili olarak artık grevler zabıta ve asker güçleri ile bastırılıyor, elebaşı ve teşvikçiler yakalanıyor bu yüzden çatışmalar çıkıyor,bazı iş yerleri yıkılıyordu.1908 yılında yoğun olarak gerçekleştirilen grev hareketlerini zayıflatmak amacıyla yasal düzenleme yoluna gidilmiştir. 27 Temmuz 1909 yılında "Tatil-i Eşkal Kanunu" çıkarılmıştır.Bu dönemde yapılan önemli yasal düzenlemelerden biride yine aynı tarihli Cemiyetler Kanunudur.

 Tatil-i Eşkal Kanunu: Bu kanun çalışma ilişkileri tarihinde,toplu iş ilişkileri konusunda,dolaysız bir biçimde düzenlemeler yapan ilk kanundur.Ayrıca içeriği itibariyle Osmanlı İmparatorluğu üzerin de o zamana kadar düzenlenmeyen temel konularda, önemli hükümler getirmiştir.Bu konular arasında sendikalar,iş uyuşmazlıkları konusunda uzlaşma süreci ve grev bulunmaktadır.Bu kanun tüm bağımsız çalışanları kapsamına almamaktadır.Yasa kapsamına kamuya yönelik hizmet veren kuruluşlarda çalışanlar girmektedir.(demiryolu,tramvay,liman, kuruluşları.).Tatil-i Eşkal kanununun kapsamına giren bu kuruluşların ortak özellikleri,çok sayıda işçi çalıştırıyor olmaları ve sermaye paylarının daha çok yabancı işverenlere ait olmasıdır.Yasanın 11.maddesine göre daha önce kurulmuş olan sendikalar yasanın  yürürlüğe girmesi ile birlikte ortadan kalkmış, işçi ve işverenlerin sendika kurmaları yasaklanmış oluyordu.İş uyuşmazlıkları açısından ise uzlaştırma kurumu ilk kez 1909 tarihli bu kanunla düzenlenmiştir.Yasa kapsamına giren kuruluşlarda işçi ve işveren arasındaki uyuşmazlıklar yasayla çözümlenecekti.Uyuşmazlık çıktığında işçilerce üç kişilik bir heyet seçilecek, bu heyet uyuşmazlığı Ticaret ve Nafia Nezaretine bildirecek, bakanlıkta durumu yine üç gün içerisinde, uyuşmazlığın konu olduğu kuruluşa bildirecektir.Kurumda kendine üç temsilci atayacaktı kurum bu koşulu yerine getirmezse,çalışanların isteklerini kabul etmiş sayılacaktı.Eğer bu koşul sağlanmışsa bakanlıkta bir memur atayacak, bu memur başkanlığındaki yedi kişilik uzlaşma kurlunca uzlaşma konusu ele alınacaktı.Uyuşmazlık oybirliği ile çözüme ulaşırsa taraflar için bağlayıcı olacaktı.Uzlaşma sağlanamazsa işçiler greve gitme özgürlüğüne sahip oluyorlardı.Ancak yasa grev özgürlüğüne kısıtlamalarda getirmişti.Çalışma özgürlüğünü ortadan kaldıran her türlü hareket ve gösteri yasaklanmıştır.Greve katılmak istemeyenler zorlanamayacaktır,zorlamada bulunanlar cezalandırılacaktır. Grev özgürlüğünü kısıtlayan bir başka madde de ;savaş ve yakın savaş tehlikesi durumlarında hükümetin genel istikrarı sağlamak amacıyla işçi taleplerini incelemeyi ertelemesi veya tamamen vazgeçmesinin mümkün olduğu düzenlenmektedir.Bu hüküm; dönemin koşullarında, iktidara keyfi davranmak için açık bir kapı bırakmış oluyordu.

 

1909 Tarihli Cemiyetler Kanunu:Cemiyetler Kanunu,Tatil-i Eşkal Kanunu ve başka yasalarla birlikte,II.Meşrutiyet döneminin önemli hukuksal düzenlemeleridir.II.Meşrutiyet sonrası ortaya çıkan çok sayıdaki partinin durumu da bu kanuna bağlı olarak düzenlenmiştir.Cemiyetler Kanunu çalışma ilişkileri bakımından da önemlidir.Bu önem iki yönlüdür.Bir yönüyle, Tatil-i Eşkali Kanunu kapsamı dışında  çalışan işçilerin örgütlenmeleri bu kanuna göre gerçekleşecektir.Diğer yandan da Tatil-i Eşkal Yasası kapsamındaki işçiler,bu kanunla getirilen sendika kurma yasağını aşmak için,Cemiyetler Kanunu çerçevesinde cemiyet olarak,ama sendika niteliğini taşıyan örgütler oluşturmaya çalışmışlardır.Yasa dernekler konusunda serbest kuruluş ilkesini kabul etmiştir.Ancak bunun hemen yanında kurulan her derneğin,hükümete bildirilmesi koşuluda getirilmiştir.Belirli tür cemiyetlerin kurulması da yasaklanmıştır.Genel ahlaka aykırı,ülkenin düzen ve geleceği açısından bozucu,devlet biçimini değiştirmeye yönelik,Osmanlı unsurlarını siyasi yönden ayırıcı dernekler kurmak yasaklanmıştır.Cemiyetler Kanunu,devletin güvenlik güçlerine,cemiyetler üzerinde geniş bir denetim olanağı tanımaktadır.Dernek konutlarının güvenlik güçlerine her zaman açık

bulundurulması gerekmektedir.Her ne kadar güvenlik güçlerinin, cemiyet konutlarında gerçekleştirecekleri işlemler için, idari mercilerden bir belge alma zorunluluğu getirilmekte ise de, dönem koşullarında bu yetki,sınırları çok geniş bir yetkidir. 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu hükümleri çok sıkı bir biçimde uygulanmış, II.Meşrutiyet sonrası kurulan Osmanlı Terakki-i Sanayi Cemiyeti,içinde asker barındırarak,Cemiyetler Kanununa aykırı hareket ettiği gerekçesi ile kapatılmıştır.

  

    III-Cumhuriyetin ilanından önceki dönem:                                           

 

    Cumhuriyetin ilanından önceki Büyük Millet Meclisi Hükümeti zamanında çalışma hayatı ile ilgili kanunların çıkarılmasında izlenecek yol kesin bir biçimde belirtilmemiştir.Bütün çalışma hayatını kapsayacak genel bir iş kanunu çıkarılması görüşüne karşılık,bunun sakıncalı olacağı ,geri kalmış iş alanlarının gelişmesini önleyeceği savunularak ,her iş alanı veya bölge için ayrı kanunların hazırlanması gerektiği öne sürülüyordu. Sadece kömür bölgesine uygulanmak üzere çıkarılan, işçiyi koruyucu hükümlerin yer aldığı 12 eylül 1921 tarihli ve 151 sayılı Ereğli Havzai  Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun  ile 114 sayılı Kömür Tozları Kanunu ikinci görüşün kabulü sonucu çıkarılmıştır.İlk görüşe uygun olarak, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra hazırlanan 13.1.1924 tarihli Mesai Kanun Layihası oldukça liberal esaslar yüzünden, işçinin geniş bir şekilde korunması gerektiğini savunan karşı görüşün direnmesiyle kanunlaşamamıştır.

    Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra Türkiye'nin iktisaden gelişmesi ve yükselmesi için tutulacak yol hakkında hükümetçe yapılacak çalışmalara ışık tutmak amacıyla 1923 şubatında İzmir İktisat Kongresi  toplanmıştır.Türkiye'nin her yanından tarım,sanayi,ticaret ve işçi kesimlerinden temsilcilerin katıldığı kongrede Misaki iktisadi Esasları ve işçi gruplarının iktisadi esasları saptanmıştır.Aşar vergisinin kaldırılması,işçiler hakkındaki esaslar arasında,işçilere sendika kurma ve grev hakkı,asgari ücret,kaza ve yaşlılık sigortası,ücretli yıllık iznin uygulanması,daha iyi çalışma koşullarının sağlanması için önlemler alınması,memlekette açılacak bütün işlerin Türklere verilmesi gibi kararlar alındı.Alınan kararların işçilerle ilgili olan kısmı dışındakiler uygulamaya konuldu.İşçilerin sendika kurma ve grev yapma hakları ise güçlü  devletçilik ilkesi nedeniyle 1930 yılında yasaklanmıştır.

 

CUMHURİYETİN İLANINDAN SONRAKİ  DÖNEMDE TÜRK                 

                                ÇALIŞMA  HAYATI                                                                     

 Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türk toplumsal yapısında köklü değişiklikler olmuştur.Her alanda reforma gidilmiş,devletteki kurumsal yapılanmada da çağdaş bir düzenleme yapılmaya çalışılmıştır.Ankara Hükümeti, Cumhuriyetin başından beri özel birikim ve sermayeyi uyarmak için,elverişli bir toplumsal,siyasi ve iktisadi ortam yaratmak amacıyla, çalışma hayatına müdahaleci bir program izlemiştir ve özel sermaye birikimini doğrudan doğruya desteklemişlerdir.Belli kimselere zaman zaman meşruiyet görüntüsü içerisinde çıkar sağlamak," girişimci sermayenin beslenmesinin başlıca yöntemi olmuştur.Temel felsefe gelişme ve uygarlığı yakalamak için yeni fakat Türk zenginler yaratabilmekti.Bu dönemde millileşme gelişme için en önemli şart olarak görülmüş,1933-1945 yılları arasında 21 den fazla yabancı yatırım şirketleri millileştirilmiştir.1930 lu yıllar devletçilik ilkesinin sıkı bir biçimde uygulandığı yıllar olmuştur.Bu yıllarda devletin sanayi işletmelerini kendi eliyle kuracağını bu işletmelerin mülkiyetinin daha sonra özel girişimcilere aktarılacağı prensip olarak kabul edilmişti.Ancak uygulamada devlet kendi eliyle kurmuş olduğu bu işletmelere alıcı bulamamıştır.Örneğin imparatorluk zamanından kalan üç devlet fabrikasını özel girişimcilere satabilmek için pay senetleri çıkarıldığı halde bu fabrikalar devletin elinde kalmıştır.Aslında özel girişimcilerin devletçe kurulmuş olan büyük işletmeleri satın alabilecek mali gücü zaten yoktu.Devletçe kurulmuş olan fabrikalar, özel girişimin elindeki fabrikalarla kıyaslanamayacak kadar büyük ölçeklere sahipti.

 

 1925 yılında çıkarılan bir kanunla, tüccar ve sanayicilerin Ticaret ve Sanayi Odalarında Örgütlenmelerine yasal bir zemin hazırlanmış oldu.Yine aynı yıl tarım ürünleri için İstanbul Ticari Odası önderliğinde kurulan İstanbul Borsası hızla gelişti.Türkiye'nin belli başlı diğer ticari merkezlerinde benzer borsaların kurulmasına öncülük etti.  1925 yılında o ana kadar bütçe gelirleri arasında en büyük vergi kaynağını oluşturan "aşar" kaldırılarak büyük toprak sahipleri ve köylüler ağır vergi yükünden kurtulmuşlardır.(Mültezim yani vergi müteahhitleri, vergileme yetkisine sahip siyasi merkezler adına hareket etmekte ve bu arada vergi ticareti yapmaktaydılar.Mültezim toplanacak vergi miktarını peşin olarak merkeze ödemekte, ödediği ile fiilen topladığı ürün-vergi değeri arasındaki fark kadar kazanç sağlıyordu.Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu'daki kırk bini aşkın köyde,vergiyi hükümet adına bu mültezimler tahsil etmişti.Mültezimlerin çoğu ticaret veya tefecilik yapan büyük arazi sahibi kimselerdi.Küçük ve orta köylülerle bu tefeci,tacir ve ağaların bir de mültezim sıfatıyla ağır yaptırımları ve sonuçları olan bir yetkiyle donatılmış olarak hareket etmeleri köylü üstündeki iktisadi ve sosyal güçlerini büyük ölçüde arttırıyordu.Mültezimlerin köylerde aşar vergisinin şer'i bir kurum olduğu,bu nedenle kaldırılamayacağına dair kampanyalar düzenlemesine karşılık köylüye karşı zorba tavırlarıyla haksız kazanç sağlayan be müessese tarihe karışmıştır.)  

     Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen 1924 Anayasası toplanma ve dernek kurma hakkını tanımış, ayrıca iş hukuku ile ilgili olarak 1924'de çeşitli değişiklikleriyle bugünde yürürlükte bulunan Hafta Tatili Kanunu  ve daha sonra 1926 yılında Borçlar Kanunu çıkarılmıştır.1927 yılında Teşviki Sanayi kanununa konulan hükümlerle özel kesim işverenlerinin de  devletin yanı sıra sanayi alanlarındaki kalkınmaya katılmalarının sağlanması sonucu, işyerleri sayı ve kapasitesinde  artışlar olmuştur.Yine 1927 yılında çıkartılan bir yasayla Ali İktisat Meclisi kuruldu.Meclisin, yarısı hükümet,yarısı Ticaret ve Sanayi Odaları ve diğer meslek kuruluşlarınca seçilen 24 üyesi vardı.Amacı, araştırmalar yaparak ve programlar hazırlayarak iktisadi gelişmeyi hızlandıracak kararlar alınmasına yardımcı olmaktı.1928 yılında Tarım ve Ticaret bakanlıklarının birleştirilmesiyle İktisat Vekaleti kuruldu.Bu bakanlık 1930'lardaki devletçi uygulamalarda artan bir önem kazandı.

    

   Sanayi alanındaki gelişmelerin sonucu olarak,çalışma hayatına ilişkin daha önce çıkarılmış olan Hafta Tatili Kanunu ile 1929 yılında çıkarılan Umumi Hıfzıssıhha  Kanununa karşın,çalışma hayatına ilişkin çeşitli genel hükümleri düzenleyecek  ve uygulanmakta olan devletçilik ilkelerine uygun bir çalışma düzeni oluşturacak  genel bir iş kanunu çıkarılma zorunluluğu duyulmuştur. Daha önce çıkarılmış olan Borçlar Kanunu,çalışma hayatına ilişkin hükümleri kapsamakla beraber, akit serbestisine dayanan ve liberal yanı ağır basan bir kanun olduğu için yetersiz kalmıştır.Devletin öncülüğü ile ulusal sanayiin kurulmasına başlanıp özellikle sanayi sektörüne giren büyük işlerin devlet tarafından 1934 den itibaren beş yıllık plan çerçevesinde yapılmak istenmesi  iş kanununa duyulan ihtiyacı arttırmış, 3008 sayılı iş kanunu 15.6.1937 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

 

     3008 sayılı İş Kanununun hazırlanması,iktisadi hayatımızda kendisini güçlü bir biçimde göstermeye başlayan devlet müdahalesi görüşünün egemen olduğu bir döneme rastladığından,kanunun özünü ve amacını her şeyden önce toplum yararına uygun çalışma koşullarının düzenlenmesi oluşturmuştur.Gittikçe artan işçi ve müstahdem sayısı karşısında devlet bir taraftan,işçi ve işveren arasındaki çalışma ilişkilerinin uyum sağlayacak biçimde düzenlenmesine öte yandan kalkınmayı engelleyecek bir sınıf kavgasının çıkmaması için,uyuşmazlıkların çözümlenmesine müdahale  etmeyi ulusal çıkarlara uygun  bulmuştur.Grev ve lokavt yasağı da bu görüşün sonucu olarak kanunda yer almıştır.

 

  İş Kanununun çıkarılma sırasında ve daha sonraki yıllarda devletin ekonomik hayata müdahalesi daha da artmış, bunun hukuk alanını da etkilediği görülmüştür.Örneğin çalışma hayatına güdümlü olarak çeşitli işçi dernek ve birlikleri kurmak için girişilen denemelerin isteneni vermemesi ve işçilerle aydınlar ararsında hoşnutsuzluklar uyandırması üzerine sert tepkileri önlemek amacıyla önce ceza kanununun 141 ve 142. maddeleri ağırlaştırılmış, daha da ileri gidilerek,1938 tarihinde çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile sınıf esasına dayanan cemiyetlerin kurulamayacağı hükmü kabul edilerek sendikaların kurulması yasak edilmiştir.Çalışma hayatını derinden etkileyen önemli bir kanunda İkinci Dünya Savaşında çıkan 1940 tarihli Milli Korunma Kanunudur.Olağan üstü hallerde devletin bünyesini iktisat ve milli müdafaa bakımından takviye maksadıyla bakanlar kuruluna geniş yetkiler veren  bu kanun İş Kanunu ve bununla ilgili mevzuatta işçiyi koruyucu nitelikte yapılan düzenlemeleri önemli ölçüde kısıtlayan hükümler getirmiştir.Bu dönemde çıkan önemli kanunlardan ikisi Varlık Vergisi ve 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma kanununuydu.

   Varlık Vergisi Kanunu :

    1942 yılında savaş dönemi enflasyonundan yararlanılarak vergilendirilmemiş büyük kazanç elde edenlerin servetlerindeki artışların önemli bir bölümünü devlete aktarmak amacıyla,bir kez uygulanacak bir varlık vergisi yasası çıkarıldı.Verginin konuluş amacı;İstanbul ve İzmir'deki yerli gayrı müslim, tacir ve sanayicilerin Türkiye ekonomisi üzerindeki güçlerini kırmak ve Müslüman-Türk işadamlarına, özellikle dış ticaret sektöründe yer sağlamaktı.Olağandışı yöntemlerle oluşturulmuş vergi taktir komisyonlarının kararlarına itiraz yolu Varlık Vergisindeki bir yasayla kapatılmıştı.Vergisini ödemeyenler ise Doğu Anadolu'daki çalışma kamplarına sürülürdü.Varlık vergisinin tahsilatı nedeniyle bütçe gelirlerinde büyük artışlar oldu.Hükümet 1942 yılını bütçe açığı vermeden geçirdi.Varlık Vergisi uygulaması, hükümetin savaş yıllarındaki mali zorluklara bir çözüm getirmesi ve bozulan gelir ve servet dağılımını düzeltmesinden çok,

 birçok yerli gayrı müslim tacir ve sanayiciyi perişan ederek sonuçlandı.Bunların gelirlerinin bir bölümü vergi yoluyla devlete aktarılırken önemli bir bölümü de Müslüman-Türk zenginlerin eline geçti.Rum Ermeni,Yahudilerin panik içinde elden çıkardıkları taşınmaz mallar,fabrikalar ve ticari stokları,zengin Türkler hızla satın aldılar.Bu olayların sonucunda İstanbul'daki ticari ve sanayi aleminin etnik yapısında belirgin bir değişme oldu.Rum,Ermeni, ve Yahudilerin sanayi ve ticarette toplam istihdam içindeki paylarının önemli ölçüde azaldığı görülmektedir.Ancak Varlık Vergisi gayrı Müslimleri Türk iş aleminden tamamen tasfiye edememiştir.Varlık Vergisinin uygulanması ile bazı Türkler karlı çıkmış olsalar da Verginin estirdiği korku ve endişe zengin Müslüman Türkleri de ürkütmüştür.Özellikle sanayiciler ve büyük arazi sahipleri gelecek için endişe duymuşlar ve yavaş yavaş dönemin hükümetine verdikleri desteği çekmeye başlamışlardır.Çiftçiyi koruma kanunu ise büyük arazilerin kamulaştırılarak topraksız veya az topraklı köylülere dağıtılması amacıyla, radikal hükümler taşıyan bir kanundu.Kanunu amacı ise köylüyü toprağa bağlamak ve topraksızlık nedeniyle köylerden kentlere nüfus akışını kesmekti.Özellikle 1945 ten sonra Türkiye'nin Amerika'ya yakınlaşması sonucu;Türk Hükümetinin,bir çift öküz ve pulluk teknolojisine dayanan ve köylüyü köyünde tutmaya yönelik tarım politikasını sürdürmesi,çağdaş teknolojiyi en hızlı ve etkili bir şekilde kullanabilecek büyük arazi mülklerini kamulaştırması imkansızdı.Ayrıca yeni yapılan karayolları ile birlikte kırsal kesimin Pazar ekonomisi ile bütünleşmesi de kanunun uygulanmasını güçleştirmiştir.Devlet ancak kendi topraklarını dağıtmış, büyük arazi sahiplerinin topraklarına dokunma imkanı bulamamıştır.1950'ler de kırsal ailelerin yüzde yirmisi hala topraksızdı. Hükümetin topraksız ve az topraklı ailelere arazi sağlama politikasının etkileri sınırlı kalmıştır. 

 

       İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye'nin bir demokratik ülke olarak Birleşmiş Milletler Örgütü'ne girme çabaları,1948'de Uluslararası Çalışma Örgütü'ne tekrar katılması ve nihayet 1945'lerden itibaren siyasi liberalleşme hareketinin başlaması,çalışma ilişkilerini de köklü bir biçimde etkilemiştir.Bu ortam Türkiye'deki siyasal anlamda çok partili yaşama geçişi ve çalışma ilişkileri alanında uluslararası normlara daha yakın düzenlemeler yapılmasını kolaylaştırmıştır.Bu çerçeve de öncelikle Cemiyetler Kanununda değişiklikler yapılmıştır. Bu dönemde Amerika'ya yakınlaşmanın sonucu devletçilik ilkesinin sıkı uygulamalarında gevşemeler olmuş,devlet özel teşebbüsü destekleyen ve kısmen serbestlik tanıyan bir iktisat politikası izlemeye başlamıştır. İktisat Vekaletine bağlı olarak kurulan İş Dairesi'nin yerini 1945 yılında kurulan Çalışma Bakanlığının almasıyla birlikte çalışma hayatına ilişkin birçok kanunun yürürlüğe girmesi sağlanmıştır.Bu konuda çıkarılan önemli kanunların arasında 1947 tarihli ve 5018 sayılı İşçi ve  İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun,1952 tarihli ve 5953 sayılı Basın İş Kanunu ile 1954 tarihli ve 6379 sayılı Deniz İş Kanunu gösterilebilir.

 

  27 Mayıs 1960'da yapılan ihtilalden sonra çıkarılan kanunların başında 1961 Anayasası gelmekteydi.Anayasada 42.maddeden itibaren "Çalışma ilgili hükümler"İş hukukunun çalışma hakkı (m.42),çalışma şartları(m.43), dinlenme hakkı(m.44),ücrette adalet sağlanması (m.45) ,sendika kurma hakkı (m.46),toplu sözleşme ve grev hakkı (m.47), sosyal güvenlik (m.48) esaslarını koymuştur. Bu esaslara uygun olarak 15 Temmuz 1963 tarihli ve 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile İş Kanununda değişiklik yapan,özellikle grev ve lokavt yasağına ilişkin hükümleri kaldıran 275 sayılı  Toplu Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu , 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu,624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu çıkarılmıştır.Çalışma hayatına ilişkin 3008 sayılı iş Kanun; uygulandığı uzun süre içerisinde,ekonomik ve sosyal gelişmelerin sonucu zaman değiştirilmesi ve bazı hükümlerin eklenmesi,bazen ayrı kanunların çıkarılması nedeniyle,dağınık bir görünüşteydi.Anayasanın kabulünden sonra,bunları tek bir metin halinde toplanması ,uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi, çalışma hayatındaki gelişmelerin gözden geçirilerek kanun kapsamının genişletilmesi ve toplu sözleşme düzenine uydurulması zorunluluğu doğmuş sonuç olarak 931 sayılı iş kanunu 1967 yılında yürürlüğe girmiştir.Ancak bu kanun İşçi Partisinin Anayasa Mahkemesine iptal davası açması ve kanunun şekil itibariyle iptal edilmesiyle birlikte,birkaç hükmünün değiştirilmesi suretiyle 1475 sayılı İş Kanunu 1971 yılında kabul edilmiştir.

    12 Eylül 1980 Harekatı ile kurulan Milli Güvenlik Konseyi DİSK, MİSK ve bunlara bağlı sendikaları faaliyetlerini durdurmuş ,tüm grev ve lokavtlar ertelenmiş,erteleme kapsamındaki iş yerlerinde işçinin kendi isteği , ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan  haller ile sağlık nedenleri dışındaki bir nedenle işçi çıkarılmasını engellemiştir.

 

    1982 Anayasasıyla iş yaşamı ile doğrudan orantılı olarak "Çalışma ile ilgili hükümler" başlığı altında,çalışma hakkı ve ödevi, çalışma şartları ve dinlenme hakkı,sendika kurma hakkı,grev ve lokavt hakkı, ayrı bir başlık altında ise ücrette adalet sağlanması esasları düzenlenmiştir.Anayasaya uygun olarak 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi grev ve lokavt kanunu çıkarılmıştır.                                                                                                                              

 

Osmanlı İmparatorluğunda,bağımlı olarak çalışan bir diğer grup memurlar olmuştur.1913 yılı itibariyle devletin kamu hizmetinde istihdam ettiği kişilerin sayısı132000'ni bulduğu ifade edilmektedir.Bu kesimde bağımlı olarak çalışanlar,işçiler gibi bir bağımlı çalışan kategorisi oluşturmaktan çok,genellikle egemen toplumsal güç olan asker-sivil bürokrasi içerisinde yer almaktadırlar.Bu grupta yer alanların ücretleri,yaşam düzeyleri oldukça yüksektir.Örneğin 19.yüzyıl itibariyle İzmir'deki İngiliz konsolosunun yıllık ücreti 20.000 kuruşken Bursa Valisi 200.000 kuruş maaş almaktaydı.Birinci Dünya Savaşı ile birlikte ücretlerde düşüşler olmuş,memur maaşları, savaş sonunda alım gücünü yüzde yetmiş-seksen yitirmiştir.    

    Çalışma hayatının diğer unsurunu oluşturan memurlara ilişkin yasal düzenlemeler İdare Hukukunda düzenlenmiştir.İdarenin kamu hizmetini yerine getirirken ihtiyaç duymuş olduğu insan öğesine "kamu görevlileri veya 1982 Anayasasında kullanılan değişle "kamu hizmeti görevlileri" denmektedir.Anayasanın 128.maddesinin 1. fıkrasına göre "Devletin ,kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler,memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür."Anayasanın bu maddesine göre genel idare esaslarına göre yürütülecek asli ve sürekli görevlerin memurlar eliyle yürütülmesi zorunlu değildir.Bu gibi görevler öteki kamu görevlileri eliyle de yürütülebilir.

       657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4.maddesinde ise,kamu görevlilileri : Memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel, işçiler olmak üzere dört ana grup altında toplanmıştır.

           1) Memurlar, "Devlet ve diğer kamu tüzelkişiliklerince genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini yerine getiren kimsedir."Ülkemizde memurluk,bilgi ve yeteneğe göre girilebilen ve yükseline bilen bir meslek olarak kabul edilmektedir.Memurluğu meslek olarak kabul edilmesi,siyasal iktidar ile memurlar arasında bir bağın olmamasını gerektirir.İktidarda kim olursa olsun memurlar görevde kalır.Önceden belirlenmiş kurallara bağlı olarak mesleğini sürdürür.diğer yandan memurluğun bir meslek olarak kabul edilmesi memurları tarafsız olmasını gerektirir.Bunun içinde siyasi faaliyette bulunmaları yasaklanmıştır.Memurun idare karşısındaki durumu önceden nesnel olarak yasalarla güvenceye kavuşturulmaya çalışılmıştır.Memur ile idare arasındaki ilişki bir sözleşme ilişkisi olmayıp,içeriği ve kapsamı yasalarla belirlenmiş ve düzenlenmiş statü ilişkisidir.Memurluk statüsü 14.07.1965 tarihli olup o tarihten bu tarafa bir çok değişikliklerle halen yürürlükte olan 657 sayılı Devlet Memurluğu Kanunu ile düzenlenmiştir.

    2) Sözleşmeli personel: Kalkınma planı,yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi,işletilmesi ve işbirliği için şart olan ve özel bir mesleki bilgi ve uzmanlığı gerektiren geçici işlerde sözleşme ile çalıştırılan geçici personeldir.geçici personel istihdamının konuluş nedeni: Meslek bilgisi ve uzmanlık isteyen işlerde daha yüksek ücret verilerek personel sağlanmasıdır.Personelle idare arasındaki sözleşme idari sözleşme niteliğindedir.

      3) Geçici personel: Geçici personel ,bir yıldan az süreli ya da mevsimlik işlerde sözleşmeyle çalıştırılan işçi sayılmayan görevlilerdir.Bu personelin hizmet ve sözleşme hükümlerine ilişkin esaslar Bakanlar Kurulunca belirlenir .

      4) İşçiler. Hizmet akdine dayanarak kamuda çalışan personeldir ve özel hukuk kurallarına tabidirler.

      1961 Anayasasının Sendika kurma Hakkı ile ilgili 46. maddesi "İşçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin bu hakları kanunla düzenlenir" hükmünü içermekte ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 22.maddesi ise"Devlet memurları,sendika kurabilir ve üye olabilir."Şeklinde düzenlenmiştir.Memurların sendika kurma ve sendikalara üye olma haklarını düzenlemek amacıyla 1965 tarihli 624 sayılı Devlet Personel Sendikaları Kanunu çıkartılmıştır.Bu kanunla bazı meslekler haricindekilere(Sayıştay Başkan ve üyeleri,idari amirler,emniyet memurları, dış işleri mensupları, vb) Devlet Personel Sendikaları kurabilme hakkı tanınmıştır.Menfaat ve baskı grubu olarak düşünülmüş bulunulan personel sendikalarının faaliyet konuları ;kamu hizmeti içeren meseleleri ,mesleğin gelişmesini,üyelerin personel hukukundan doğan hak ve yükümlülüklerini ,mesleğin ve üyelerin yararına uygun şekilde halle çalışmak ve savunmak biçiminde sınırlandırılmıştı.Buna karşın bir siyasi partinin adı altında kurulma ve siyasi kuruluşların leh veya aleyhinde faaliyette bulunma ve grev destekleyici faaliyetlerde bulunma yasaklanmıştı.1961 Anayasasında 1971 yılında yapılan değişikliklerle ,devlet memurlarına sendika kurma olanağı sağlayan 46. maddenin yukarıdaki hükmü kaldırılmış Devlet Memurları Kanununun sendika kurma hakkına ilişkin 22.maddesi ile 624 sayılı kanunda yürürlükten kaldırılmıştır.Böylece Devlet memurları sendika kurma ve üye olma hakkı ortadan kaldırılmıştır.

      1982 Anayasası ise sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkını 51.maddede işçi ve işverene tanımış fakat devlet memuruna sendika kurma hakkını açıkça yasaklamamıştır.Bu hakkın kapsamının belirlenmesi konusunda yasa koyucuya bir taktir yetkisi tanınmıştır.1982 Anayasasında 4121 sayılı kanunla yapılan değişiklikle eklenene fıkrayla birlikte devlet memuruna sendika kurma hakkı sınırlıda olsa verilmiştir.Bu sendikaların toplu sözleşme hakkı, grev hakkı olmayacak sadece üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilecek idare ile amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabilecekler, ancak toplu görüşme sonucu oluşan bu metinlerin bağlayıcılığı olmayacak,bunların uygulanmaya konulması; yasal ve idari düzenlemelerin yapılmasına bağlı olduğundan, yasa koyucunun yada idarenin taktirinde olacaktır ve sendikaların grev hakkı olmadığından idareyi gerektiği gibi zorlama olanağı olmayacaktır.Nihayet 4688 sayılı kanunla yukarıda belirtilen kısıtlamalarla birlikte;Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu çalışma hayatına girmiştir.          

 

 

 

               

                 

 

 

 

 

 

                                    

    

  

 




RESİMLER